Günün hangi saatinde buluşuyorsak, hepinize merhaba Blogdaşlarım.
Bu hafta benim için, kıvrıla kıvrıla ilerlediğim ama bir türlü mesafe kat edemediğim bir dönem gibiydi. Adımlarım beni oyaladı; ileriye taşıyamadı. Bazen hayat bana bir yol ayrımı sunmuyor, aksine yolu gösterip o yolda yürümeye mecbur bırakıyor.
Bayram öncesi telefonlarım hiç susmadı. Arayan firmalardan biri beni fazlasıyla heyecanlandırdı; İmkânsız, burası beni aramaz, dediğim bir yerdi. Önce telefon mülakatı yaptık, ardından yüz yüze görüşme için bir tarih verdiler. Fakat o gün aynı saate başka bir görüşmem vardı. Tarih değişmeyince ikinci mülakatı yine uzaktan yaptık. Üçüncü mülakatın tarihi henüz belli değilken, ben bu sırada başka bir iş görüşmesine daha gittim. Üstelik burası, daha önce birkaç kez arayıp geri çevirdiğim bir eğitim kurumuydu.
Gittiğimde kurum sahibinin hasta olduğunu öğrendim ve görüşmeyi Müdür B. ile yaptım. O kadar tatlı bir kadındı ki ne soracağını bilemiyor, verdiği cevapları toparlamaya çalışıyordu. Görüşme benim için pek olumlu geçmedi. Durumu açıkça ifade edip ayrıldım. Tam çıkmıştım ki telefonum çaldı. Müdür B., kurum sahibinin benimle tekrar görüşmek istediğini söyledi. Kırmadım. Ertesi gün yeniden gittim. Bu kez kurum sahibiyle görüştüm. O kadar hastaydı ki bana sadece, “Seni aramızda görmek istiyorum, pazartesi başla,” dedi. Bir an duraksadım. Nazikçe başka yerlerle de görüştüğümü ve şu an için olumlu düşünmediğimi söyledim. Ama o, istersem pazartesi başlayabileceğimi yineledi.
Eve döner dönmez, beni heyecanlandıran firmayı üçüncü mülakatın tarihini öğrenmek için aradım. Telefonda görüştüğüm bölge müdürü, CV’min yeterli olduğunu ancak açık pozisyonun yalnızca resepsiyon olduğunu ve beni o pozisyonda değerlendirmek istemediğini söyledi. Üç saniye sustum… Sonra sadece “Peki” diyebildim. Tekrardan wp üzerinden o kuruma ait bir numara benden diğer departmanlara dağıtım için CV'mi istedi, attım. Çok geçmeden telefonum tekrar çaldı. Müdür B., “Sizi aramızda görmek isteriz,” dedi. O anki hayal kırıklığıyla, “Aman, bir sıfırdan büyüktür,” diyerek teklifi kabul ettim. Belki de hayırlısı budur diye düşündüm.
Ve İlk İş Günü Geldi. Beni farklı bir kuruma gönderdiler. Orada hem öğrenci işleriyle ilgilenecek hem koordinatörlük yapacak hem de derslere girecektim. İşi öğrenmek için rastgele birinin yanına oturdum. Çalışma arkadaşlarımın çoğu oldukça tatlıydı; hemen kaynaştık. Derken içeri bir öğretmen girdi ve ilk şüphe tohumunu attı: “İnanamıyorum, maaşları yatırmışsınız. Nasıl oldu da yatırdınız?” Bir an duraksadım. Maaşlar zamanında yatmıyor muydu yani? Üstelemedim. Belki bayramlık bir durumdur diye düşündüm.
Yemekhaneye indim. Yemekler oldukça kötüydü; bunu da kişisel damak zevkime verdim. Sonra bir öğretmenle sohbet etmeye başladık. Dayanamayıp sordum: “Hocam, maaşlar zamanında yatıyor mu?”
Yüzüme bakıp sadece gülümsedi. Anladım.
Yemeğimi çöpe döktüm.
Hava almak için dışarı çıktığımda benimle birlikte beş kişinin daha işe başladığını fark ettim. Koyu bir sohbete daldık. İş görüşmesinde bana söylenmeyen, kabul edilemez cümlelerin başkalarına kurulduğunu öğrendim. Bana karşı son derece nazik olan kurum sahibi, yeni başlayanlardan birine:
“Sigortayı ne yapacaksın, 64 yaşında emekli mi olacaksın?” demiş.
İşte bu cümle nevrimi döndürdü. O gün kurumda yetkili biri olmadığından 3. günü bekledim. Ve herkese SGK girişimin hala yapılmadığından bahsettim. Yanında çalıştığım kızın zorla e devletini açtırıp çalışma hayatına baktım ve sigortasız çalıştığını gördüm, arkadaşlar lütfen beni yargılamayın. Ben hayatı boyunca bir sürü işte çalışmış okumak için gece vardiyalarında sürünmüş eve iş almış sabahlara kadar üç kuruş için çalışmış ama yeri gelmiş hakkını parasını alamamış bir kızım.
Bu durum beni öyle bir tetikledi ki telefonumun ses kaydını açıp müdürün odasına girdim. Yeni başlayanlardan iki kişide maaş konusuna takılıp öylece işlerini bırakıp gitmişler. Bende aynı konulara girince müdürün çok başka bir yüzünü gördüm. Eğer biraz pasif biri olsaydım beni çiğ çiğ yerdi. Ama ben onların nazikliğimin ve dilimin sivriliğiyle dövdüm. Onlara biraz hak edilmiş kazanç yani maaşın ne demek olduğunu, sigorta girişlerinin nasıl yapıldığını, bordrolama ve özlük dosyasının nasıl oluştuğunun, iş veren ve çalışan arasında nasıl güven oluşturacağının vs. dersleri verdim hem de bedavaya gerçekten. Normalde diğerlerine yaptığı gibi çalıştığım gün kadarını vermeyip beni kapı dışarıya edecekti ama Mona artık aptal değil tüm paramı kuruşuna kadar aldım ve öylece çıktım diğer yeni başlayanların aklını karıştırmak için ben daha gitmeden onları odaya aldı haklarını savunabildiler mi bilmiyorum.
Benden önce işini bırakıp giden çalışanın, müdürün ''ödenecek kredilerin varsa paranı almak için diretirsin illa ki yatırırlar'' cümlesinden dolayı çıktığını duydum. Bu cümle normal bir cümle olmadığı için hemen bir araştırma yaptım dönen sermayenin faize yatırıldığını ve oradan gelen kazançla maaşların ödendiğini öğrendim. Yani daha neler görecekmişim duyacakmışım.
İşte böyle asalak bir hafta geçirdim dostlarım. Evet, bir sıfırdan büyüktür ama her zaman kazançlı değildir. Bana şans dileyin; bir yer daha CV’ mi istedi… Umarım bu kez gerçekten “kurumsal” kelimesi sadece tabelada kalmaz da, içerikte de karşılığını bulur.
Belki de mesele doğru yeri bulmak değil, sonunda doğru yerde kalabilmek.
Bir sonraki rapora kadar görüşmek üzere.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder